
İyi niyetler suyolunda bir testiymiş meğer. Hadi ipe dizilmiş boncuklardan say beni ve iki ucu keskin bir makas ol. Boncukların dizildiği ipi tamda orta yerinden kesecek bir makas. Ağzın her açılıp kapandığında ben tıpkı boncuklar gibi, dağılıp gideyim sonsuz boşluklara. Tut ki senin için gözlerini yitirmiş bir kör olsam ve bu dünyanın bütün acılarına ise sağır. Söyle kaça satarsın? İyi niyetlerimi, kanımla kalaylayıp, hüznüm ile bilediğin kılıcının ucuyla kaç parçaya ayırabilirsin ki bu sersem yüreğimi? Bir tutam dedim, bir tutam, bir tutam çiçek külü ile geldin kapıma. Oysa ben bu dünyanın gülümseyen yüzüne bahçıvanım, hadi ellerinle çapala anlamsızlaştırdığın hüzünlerimi, varsın yedi veren gül yedi bin kez.
Kanasın. Durma alda sök bu kalbimi, sök de Nemrut’un zulmüne götür, talan yemiş gözlerimin son ışığını da sen söndür. Bir kereste atölyesinin talaşlarıyla yak bu acıyan bedenimi, bir kıyamet çığlığı gibi düş kulaklarıma. Sen de beni anlamamışsan durma bütün hüzünlerimi geri ver. Dostluğum sende kalsın. Avuntularına kıbleysem, Yemen’den Hicaza sür beni. Yine de bir Bedevi’nin göçebe aşkıyla çoğaltırım ben seni, seni sana bağışlar, çeker giderim bu akşam. Ama giderken bile, yüreğimin birazı zenci, birazı beyaz, birazı melezdir bilesin. Ah kimler anlamış ki bizi, kime bizi anla diye yalvarmışız ki? Her anlaşılan anlamsızlaşıyor, anlamını bulan kendini yitiriyor. Her kavuşma aynı zamanda koca bir ayrılıktır. Her gelme sonsuz bir gitmedir. Tanır artık leşimi Cebeli Tarık'ta bütün köpek balıkları. Basra körfezinde kör bir Yunus'sam eğer, sularına acılı, sularına sürgün ve sularında boğulmuş bir Zerdüşt isem ağzımda ateş tapınaklarının közü. Tayland ta ağlayan bir marihuana isem eğer. Bu rezil, bu puşt, bu serseri, bu hain karanlıklar mı? Delecek göğsümdeki sevgi çeliğini. Sıkı dur kalleşlik seni gözlerimde yenmeye geldim. Duy, duy artık beni, Martin Luther King'i anlayacak kadar beyazım artık. Bir Cizre, bir Diyarbekir, bir Ankara, bir Kayseriyim ve artık ölen bir Eskimo’nun yasını tutarım, kırk gün, kırk gece. Bir Eskimo, bir Eskimo diyorum, pasaportsuz, vizesizdir artık yüreğim. Artık her zulüm biraz düşmanım, her acı biraz kardeşimdir bilesin, Kürdün kanayan çığlığı, Türkün ise o çığlığa damlayan gözyaşıyım. Bir yanım Sarıkamış'ta donar, bir yanım Çanakkale'de yatar, bedenim Paris'te Parlaşez mezarlığında çürür. Kefenlerim Hindistan ipeğindendir. Iraklı bir çocuk kadar yetimim artık. Sıkıysa bu kanın, bu barutun ve bu ateşin tamda ortasındayken, yağmala Bağdat müzesi gibi benimde yüreğimi. Bilmelisin ki, kalbim kayıp tarihin kayıt defteri ve yanmaz, ıslanmaz kâğıtlara tutulmuştur acıların çetelesi. Tut ki tarihi yağmalarken, ellerinin kirli izi silindi, gırtlağını sıktığın bu dünyanın en acıyan yerinden ve tarihte unuttu seni, ne hatırlanan oldun, nede hatırlayan, tıpkı yalancı bir mutluluk gibi avutarak kendini, o zaman avuntu, avunanın vicdanıysa eğer. Tanrının unuttuğunu da tarih hatırlar, bunu da bilmiş olasın. Ah kan mahallesinin insafsız fırıncısı. Biz dostluğumuzu kimlere bağışlamadık ki, kimlere içirmedik ki merhametimizi, hazır nefretimiz uyuyorken çek git buralardan. Dostluğunu da alarak yanına, kim bilir belki kendini kendine çoğaltır, kendini kendinle avutur ve belki de kandıra bilirsin kendini. Anladım ki dost dediklerimiz, bizi kendi mecburiyetleri sayıyorlar, kime gülsek o sevabına gülümsüyor bize. Eşkâlimizi bile tarifleyemeyenler atlarıyla geçip gidiyorlar gözlerimizin hüzünlü ovalarından. Bense geçerken bir büyük bir alışveriş merkezinin kapısından, kalbime çalan xrey cihazının ihbarıyla, yüreğimi rehin bırakıyorum kapıdaki güvenlikçiye. Girerken yüreği alınanın çıkışta göğün maviliğine bakmaya, yıldızlara dokunmaya ve seni sevmeye hakkı yokmuş anlıyorum ve ağlıyorum, Ama ne olur sende anla, benimkisi mecburi maskaralık. Ne düşünüyorum biliyor musun? Bence artık bütün palyaçolar ellerinde birer şarap şişesi taşımalı ve çocukları mavi yalanlara inandırmaktan utanıp vazgeçmeliler, kanın, ateşin ve barutun efendiliğini yaptığı bu çağda ve Bosna’daki toplu bir mezardan ötürü atom bile utanırken, ateş ve barut kadar vicdanı yoksa tek bir işaret parmağının. O zaman bütün palyaçolar artık vazgeçmeliler o mavi yalanlarından ve bundan böyle çocuklarda bilmeliler ki, dünya o eski dünya, hayat ise bitmeyecek sonsuz ve büyülü bir masal değil, ya külkedisi, pamuk prenses ve yedi cüceler, sonra Noel baba, düşün ki Noel baba bile geyiklerin esaretiyle çekilen o kızağının sırtında çocuklara ani mutluluklar taşıdığını düşünüp duran ve o beyaz sakallarından bile utanmayan sahtekârın teki. Ah bütün geyiklerin ve kandırılan çocukların vebali boynunda kalsın Santa Clauze (*) , bizi yalanlarınız ve yanlışlarınızla büyüttünüz, bari bırakında çocuklarımız kendi acı gerçekleriyle ölsünler, Bu yüzsüz saltanatlar dünyasında ben en ücra mahallelerin bir gecekondu hüznüysem eğer, bir simitçinin şafaktaki telaşı, yaslı bir annenin on sekizindeki evladının acısı. Colomb'un, Vespuçin'in keşifleriyle batmış bir inkâr kıtası isem, o zaman varsın Colomb, Vespuçin ölümlerin kâşifleri değil de, coğrafi bilimlerinin unutulmaz kâşifleri olarak otursunlar tarihin en rahat ve yüzsüz koltuğundaki yerlerine ve artık varsın rahatı kadar inkârı olsun acının bütün kâşiflerinin, varsın sevgilerin, aşkların bile yağmalandığı bu çağda. Bağdat müzesi de yağmalansın benim gözyaşlarıma rağmen bin kez daha, çöksün Mısır piramitleri, çökerken Mısır piramitleri, bir yıldırım düşsün Babil'in asma bahçelerine ve varsın bizler bu yalancı tarih kadar yalancı kalalım kendimize. Ah sevdiğim sosyete mağazaları demiştim değil mi? İşte o alışveriş merkezindeki mağazaların vitrinlerinde sana dair, bana dair ve aşka dair hiçbir şey yoktu. Bütün vitrinlerin camları soğuktu ve ölü plastik mankenlerle doluydu. Mağazaların içleriyse plastik yığınlarından oluşan, koca mezarlıklara benziyordu. Her ne kadar x rey cihazı yüreğimin yerini tespit etse de. Anladım ki gözlerimdeki o büyülü ışığı ve sana dair hatırlamalarımı tespitsizce içeri sokabilmişim. Sonra alışveriş merkezindeki o yürüyen merdivenlerde soğuk insan yüzlerine rastladım. Düşünsene dururken yürümek ve bir merdivenin sırtında çıkmak bir kattan bir başka kata. Yürümedikçe, yürümek, hak etmedikçe hak etmek, ama yürüdükçe ne sana, ne bana nede aşka benzememek ne çok acı, yürümek, yürümek, dururken yürümek, yürürken kaybetmek ve kaybettiğini bile anlamamak ne çok acı.
Hayvanları kullandık, kendimizi kullandık, çocuklarımızı kullandık, şimdi ise sıra robotlarda mı? Hayvanlar dilsizdi, biz sağırdık, çocuklarımız masumdu. Ya robotlar? Yeter artık; çekin ellerinizi hayatımızın üzerinden, görmüyor musunuz? Dünyayı bir sirk alanına çevirdiniz.